DİSK

Birleşik Metal-İş Sendikası

      ekonomi ve hukuk dergisi

Sociological Abstracts tarafından indekslenmektedir

 

   

anasayfa

yayın kurulu

hakkında

yazı koşulları

iletişim

english


İnternet Baskısı

ISSN 1305-2837


Yargıtay Kararları Arama Motoru
   

2006/1 (8)

  • SUNUŞ

Türkiye ekonomisinin dışa bağımlı yapısı, ülke insanının yaşadığı sorunların gün geçtikçe ağırlaşmasına neden oluyor. Türk parasının değerli tutulması, resmi iktisat politikasının söylemiyle dalgalı kur rejimi, ithalatın ucuzlamasına neden oluyor. İthalatın ucuzlaması sermayedar sınıf açısından birbiriyle zıt iki sonucun ortaya çıkmasına neden oluyor. Bir tarafta, ucuz ithal tüketim malları, ülke sanayinin önemli bir kesiminin ekonomi dışı kalmasına neden olurken diğer taraftan ithal ürünleri üretim girdisi olarak kullanan işletmelerin girdi üretim maliyetlerini düşürmesine yol açıyor.

Ücret maliyetleri açısından ise sermaye birim zamanda yapılan iş miktarını artırma yoluyla döviz bazındaki kısmi maliyet artışlarını kapatmaya, daha az sayıda işçiyle daha çok üretim yapmaya ve işçilerin verimliliğini artıran yöntemleri uygulamaya koyuyor. Bu sayede, ülke içinde ve dışında rekabette avantajlı konuma geçmeye ya da rakiplerinin rekabetine dayanmaya çalışıyor. Giderek yaygınlaşan diğer yöntem ise “kayıt-dışı” diye adlandırılan ekonomi; sigortasız çalıştırma, vergi kaçakçılığı vb. uygulanan iktisat politikasının asli sermaye birikim modeli haline geliyor.

“Kayıt dışı” kavramı, kayıtlı ekonominin kayıt dışı olanla bağlantısını gizlemeye yarayan bir özellik taşıyor. Bugün çok sayıda firma, tedarik zincirleri ve taşeronlaşma yoluyla “kayıt-dışı” işletmelerle ortak faaliyet yürütüyor. Yaşadığımız “dual” (ikili) bir ekonomi veya ak-kara biçiminde birbirinden ayrılan bir yapılanma değil. Tam tersine birbirinin içine geçmiş, bütünleşmiş “gri” bir ekonominin hakimiyeti söz konusu. Bu grinin, siyaha yakın koyu bir gri olduğunu belirtmekte yarar var.

Nüfusun giderek büyüyen bir oranının ücretle çalışmak ihtiyacında olduğu, emek gücünden başka bir gelir kaynağının bulunmadığı, vasıf ve meslek sahibi olan işgücü oranının düşük olduğu bir ülkede, düşük ücret ve güvencesiz çalıştırma bir istisna olmaktan çıkıp, kural haline gelmiş durumda. Geniş mülksüz kitlelerin, yaşamlarını devam ettirebilmek için, her türlü “varlıklarını” satılık hale getirmek zorunda kalmaları, kapitalist ekonominin altın kuralı olan “kötüde eşitlik” uygulamalarının temelini oluşturuyor. Güvencesiz çalışma; sosyal güvenliği, sendikal örgütlenmeyi, her türlü kamu hizmetini kemiriyor ve “sosyal” olan her şeyi kendisine yakınlaştıran dolayısıyla ortadan kalkmasına neden olan bir çekim gücüne sahip.

Kimi hastalıklarda ölümden önce hastanın genel tablosunda bir düzelme gözlenir. Bu, ölüm güzelliğidir. Büyüme rakamları, düşen enflasyon oranları uygulanan politikaların başarısı olarak gösterilmek istenmektedir. Aslında bunlar başarıdan çok, mahkumiyetin sonuçlarıdır. İçinde bulunduğumuz dönemde, sermayedar sınıfın hemen tüm kesimleri uygulanan politikaların işletmeler üzerinde oluşturduğu basınçtan şikayet etmekte, hükümetle çok sayıda temas kurmaktadırlar. Dışa bağımlılığı tartışmaya açmaları mümkün olmayan sermayedar sınıf (çünkü bu bağımlılıktan beslenen önemli bir sermaye oluşumu söz konusudur), çözümü vergi ve prim yükünün azaltılmasına odaklamış durumdadır.

Vergi ve prim yükünün azaltılması talebi en açık ifade ile devletin yeniden yapılandırılması, devletin toplumdaki temel sınıflar karşısındaki konumunun yeniden belirlenmesi talebidir. Sermayenin üzerindeki vergi yükünün azaltılması, toplumsal artığın daha fazla bir bölümünün sermaye tarafından kullanılır hale getirilmesi demektir. Dolayısıyla, toplumsal artığın, toplumun en temel ihtiyaçlarını karşılayacak hizmetlerde kullanılan oranının düşürülmesi, kamusal hizmetlerin hizmeti kullananların sırtına yıkılması hedeflenmektedir. Bu, sermayedar sınıfın ücret maliyetlerinin düşmesine yol açmakla kalmamakta, ücretlerin göreli olarak düşmesine de neden olmaktadır.

Prim yükünün azaltılması talebi de aynı şekilde, sosyal güvenlik sisteminin tasfiyesi, sosyal güvenlik ihtiyacında olanların bu ihtiyaçlarını karşılayamaz ya da daha maliyetli biçimde karşılamak durumunda kalmalarını hedeflemektedir.

Genel olarak bakıldığında, yukarıda sözünü ettiğimiz “gri” siyahlaşmakta, nüfusun büyük bir bölümünün bugünü ve geleceğini “kara”laştırmak talep edilmektedir. Bu talebin siyasal yansıması, Sosyal Güvenlikte Reform adı altında hazırlanan ve kamuoyuna açıklanan yasa tasarılarıdır.

Tüm yasa tartışmalarında, özellikle de “reform” diye adlandırılan ve varolan rejimi köklü biçimde değiştiren yasa önerilerinde yaşanan, sosyal güvenlik tasarılarında da tekrar etmektedir.

İlk adımda, reformun gerekliliği, sosyal güvenlik sisteminin içinde bulunduğu krize dayandırılmaktadır. Yaygın kanı, inanış ve gözlemler reformun dayandırılmaya çalışıldığı temel zemin yapılmak istenmektedir. Dolayısıyla işin daha başında sistemin içinde bulunduğu durumun nedenlerini tartışmak gündem dışı bırakılmakta, sadece sonuçlar üzerinde oluşan “mutabakat” veri alınarak yol alınmaktadır. Bu yaklaşım daha işin başında, bilimin dışarıda bırakılması anlamına gelmektedir. Ortaya çıkan bir sonucun nedenlerini tartışmadan o sorunun bilimsel bir yaklaşımla ele alındığı ve çözüm önerilerinin bilimsel olduğunu iddia etmek mümkün değildir.

İkinci olarak “reform”, karşısına alacağı ve uygulandığında etkileyeceği kesimleri bölme ve tarafsızlaştırma taktiği uygulamaktadır. Sosyal güvenlik tasarıları kamuoyuna duyurulduğunda, bugün çalışmakta olanların haklarında herhangi bir değişiklik olmayacağı, özellikle emeklilik yaşı ile ilgili düzenlemelerin yasa yürürlüğe girdikten sonra sigortalı olanları ilgilendirdiği ifadeleri bilinçli biçimde pompalanmıştır. Bu, kamuoyunu “reform” konusunda ilgisiz kılmak, ortak sorunları olanların bir araya gelerek ortak platformlar oluşturmalarının önüne geçmek ve toplumsal muhalefeti engellemek için yürütülen bir dördüncü kol faaliyetidir.

Sigortalılardan, kendisine devredilmiş olan hakları korumamaları, çocukları ve torunlarının haklarıyla ilgilenmemeleri ve seslerini çıkarmamaları önerilmektedir. Dünyayı atalarının değil, torunlarının mirası olarak görmek ve bugünü korumanın değil, geleceği güzelleştirmenin mücadelesini vermek sendikal hareketin doğum belgesidir. Bu yaklaşım kaybedildiğinde sendikal hareket olma vasfı da ortadan kalkacaktır.

Birleşik Metal-İş Sendikası, bu iki yaklaşıma karşı, sosyal güvenlik yasa tasarıları gündeme geldiği andan itibaren kararlı bir biçimde karşı durmaya çalışmaktadır. Boş inancın, yaygın kanının yerini bilimsel düşünce ve tartışmanın alması için sosyal güvenlik sisteminin sorunlarını neden-sonuç ilişkisi içinde tartışmaya özel bir önem vermektedir. Şeytanın ayrıntı da gizli olduğunu bildiği için yasa tasarılarını tüm detaylarıyla inceleme, buradaki şeytanları ortaya çıkarma konusunda üniversitelerle, bilim insanlarıyla yoğun bir işbirliği içindedir. “Türk Sosyal Güvenlik Sisteminde Reform!” başlıklı sempozyum etkinliği, bu faaliyetin bir parçasını oluşturmaktadır.

Sözde reformun tartışma dışı bıraktığı bilimi, tartışmanın içine çekmeye çalışıyoruz. Bu sempozyumun sonuçlarını kitap formunda yayınlayarak daha geniş bir kitlenin konu hakkında geniş bilgi sahibi olmasını hedefliyoruz.

Birleşik Metal-İş

Genel Yönetim Kurulu

 

   
             
       

Çalışma ve Toplum yılda dört defa yayınlanan hakemli bir dergidir.

   
         

e-posta